Müteşabihlere anlam ve mana vermek

Yahûdiler ve hıristiyanların müteşabih âyetlere mana vermeye kalkıştıkları gibi bizde mana vermeye kalkışmayalım. Buna çok dikkat etmek lazım… Düşünülürse âyetlerin hepsi muhkem ve müteşabihtir. Hangisinin ilerisi sorulsa, insan cevap vermeden aciz kalır.
Peygamberimiz (sav)’in oğlu İbrahim’e hocası Hz. Osman (ra) Esma’ül-Hüsna’yı ezberletmek istedi. İbrahim, Esma’ül-Hüsna’yı hem söyledi, hem de mazharlarını saydı. Hz. Osman (ra) buna hayret etti. Buyurdu ki: Ben sana ancak harf öğretebilirim. Bu mazharları bir baban, bir de sen bilirsin, ben bilemem, dedi.
Âdem (as) da yaratılınca, Allahu Teâlâ: “(Yâ Âdem! Bi esmaihi) Esmalarımı say” (Sûre-i Bakara, Âyet 33.) diye emretti. Âdem (as) sayınca bütün melâike hayran kaldı. Cebrâil (as) da içinde dahil bütün meleklerin hiç birisi esmaların mazharlarını bilmiyordu. (Sûre-i Bakara, Âyet 32.)
Bu Safiyye ilmi idi… Safiyye ilmi, Âdem (as)’da, Peygamberimiz (sav) ve oğlu İbrahim de vardı. Daha da ümmet-i Muhammed içinde varsa da ancak yüz milyon Evliyâdan bir tanesinde vardı, diyebiliriz… En basit gibi görülen namaz emri âyeti! Abdest alıyoruz, bu abdestin manası nedir?
Alınır manası bilinmez. Namaz kılıyoruz Allahu Ekber deyip huzura durmanın, rükû, secde bunların manası nedir? Yapılır diyoruz, yapıyoruz, gösteriyoruz. Manası bilinmiyor.
Ne kadar büyük âlimdi, çok derin manalarla manasını verdi dediğimiz âlim, zâhir manasını veriyor. Maneviyat ehli ise bâtın manasını verir.
Kur’ân-ı Kerim iç içe yedi manadır… Yedi mananın hepsini Allah (cc)’dan başkası bilmez… Onun için muhkemi de, müteşabihi de Allah (cc)’ dan başkası bilmez… Ancak abdesti, namazı, orucu, hacc, zekât gibileri söyleyebiliriz, açıklarız, manasını veririz… Manasını verdiğimizden küfre varmayız… Herkes bildiği kadar manasını verir… Ama müteşabih âyetlere mana veririm diyen küfre varır, kâfir olur.
“Biz, Kur’ân-ı Kerim’i 20. Asra göre aklın kabul edebileceği şekilde tefsir edeceğiz” diyenler yukarıda mahzurlarını saydığımız müteşabihleri kendi akıllarına göre yaparlarsa küfre girerler. Onlarda evvelki peygamberlerin ümmetleri gibi azmış olurlar.

Bazı âlimlerde dört haslet olur; Bunlar bazı âyetleri küfre varmayacak şekilde tefsir eder…
Bu dört haslet: Allahu Teâlâ ile kendi arasında takva, ince düşünmek, tam korkma, Allahu Teâlâ’ya tam tevekküllü olmaktır…Kendi ile halk arasında tevazu, gönül enginliği, hoş karşılama ve herkesi halınca idare etme çok iyi olur… Kendi ile dünya arasında zühd, dünya malından kaçınmak olur.
(Çok sofu olan ve herşeyi çok inceleyen bir adam, fahişe kadından nasıl sakınırsa, o da dünya malı, kazancı ve menfaatinden o derece sakınır. Zühd budur).
Kendi ile nefsi arasında mücadeleye ölünceye kadar devam eder, azaltmaz… Daima; zalim nefsim beni azdırdı, şaşırttı, yoldan çıkarttı, diyerek dünya malının ve nefsin kendisini aldattığını, aldatacağını düşünür, çok itinalı olur… Dünya malında nefsine güvenmez, itinalı olur, kendini kandıracağını düşünür. Onlardan uzak durur.
Âlim olan kimsede de bu hasletler yoksa, kendine güvenip Kur’ân-ı Kerim’in müteşabih âyetlerine mana vermeye kalkışıyorsa küfre varır… Onun için kendine, ilmine katiyyen güvenmemeli, Allahu Teâlâ’dan korkuyu atmamalıdır.

Allahu Teâlâ Hadîs-i Kudsi’de: “Ben bir kulumu seversem onun gören gözü, işiten kulağı, yürüyen ayağı, tutan eli, söyleyen dili ben olurum. Benden ne isterse onu veririm.”(Sahîh-i Buhâri, Cild 12, Hadîs No: 2042.) buyuruyor. Bunun da tam açıklanması müteşabihtir… Ama kullara anlatmak için söyleyebilmek iyidir…
Meselâ; Allahu Teâlâ; “Gören gözü ben olurum.” diyor… Allahu Teâlâ ile gören göz neyi görmez. Her yeri görür. “Tutan eli ben olurum.” buyuruyor. Onunla tutan el neyi tutamaz. Her şeyi tutar, denir bu gibilerle anlatılır… Ama Allahu Teâlâ’ nın elinin te’viline kalkışılmaz… Açıklarım, söylerim diyen kul kendi açısından düşünür, söyler hataya ve küfre varır… Kulun düşüncesi ile büyüğünü yapan, küçüğünü yapamaz… Küçüğünü yapan da büyüğünü yapamaz… Çünkü zahiren büyük iş görebilmek için büyük el; küçük iş görebilmek, ufak ve dar yere sığabilmek için küçük el lazım.
Allahu Teâlâ ise gözle görülmeyecek kadar ufak mikropları yaratır… Onların ayakları, iç organları, başı bunları yerli yerince kor… Bu elin çok çok ufak olması lazım ki bunu yapabilsin… Misal; mikrop büyüklüğünde bir taksi yapılsa parçalarını kimse takamaz… Ama Allahu Teâlâ yüz milyarlarca kere milyarlarca mikrobu bir saniyenin içinde yaratır, daha ufağını yapar.
Bu dünyadan iki buçuk milyon defa büyük olan yıldızı, güneşi ve onlardan yüz milyonlarca kez büyük olan cenneti, cehennemi bir anda yaratır… Bununda zahiren yapılabilmesi için çok büyük el olması lazım… Allahu Teâlâ ise her ikisini yapar… İşte bu yüzden Allahu Teâlâ’nın elinin te’viline (açıklanmasına) kalkışılmaz… Onun için Kur’ân-ı Kerim’in müteşabih âyetlerinin tam açıklanması, manası Allahu Teâlâ’ya aittir… Ancak kul kula anlatabilmek, ikna edebilmek için kendi görüşünce onu ikna edebilmesi normaldir… Bunun dışında kesin olarak mana verilmez.
Peygamberimiz (sav) Hadîs-i Şerifte: “O müteşabih âyetlere mana vermek isteyenleri iyice tanıyın, sonra da onlardan kesinlikle kaçının.” Diğer bir rivayette de üç sefer üst üste: “Onlardan kesinlikle kaçının.” (Sünen-i Tirmizi, Cild 5, Hadîs No: 3177.) diye buyuruyor.

“Allahu Teâlâ bu dünyayı bir iğnenin deliğinden bir saniyenin içinde geçirebilir mi?” sorusuna Şeyh: “Bir saniyenin içinde bu dünyanın bir iğnenin deliğinden geçmesi imkansız” demesi üzerine Allahu Teâlâ’ya acizlik ispat edip imansız oldu… Allahu Teâlâ’ ya göre en kolay bir şeydir.
“Söyleyen dili ben olurum” buyuruyor. O’nunla söyleyen zahir, batın neyi söyleyemez… Sözü nereye yetişmez. En uzak menzile yetişir.
“Yürüyen ayağı ben olurum” buyuruyor. O’nunla yürüyen nereye yürümez. Bir saniye içinde en uzak yere gider.
Peygamberimiz (sav) yedi kat Seb’i Semavat’ı geçip Arş-ı Â’lâ’da doksan bin(90.000 kelâm) konuşması, cenneti, cehennemi, melekleri, başka âlemleri görmesi ve daha birçok şeylerin hepsi beş dakikanın içine sığıyor… İşte o gidiş, o konuşma, o söz herşey bu hadîs-i kudsi’ deki gibi oluyor…
Bu Hadîs-i Kudsi’yi böyle anlatmak normaldir, küfre varmaz..
Allahu Teâlâ “gören gözü ben olurum” buyuruyor… O’nun gözü şu kadar büyük, şu kadar mesafeyi kaplar… Kaşı şöyle, durumu böyle… “Tutan eli ben olurum” buyuruyor… O elin büyüklüğü böyle, parmakları şu kadar uzun, şu güçte. “Yürüyen ayağı ben olurum” buyuruyor… O ayağın büyüklüğü şu kadar, ayağın üstündeki kılları bir çatı gibi diye bunu böylece anlatan aklınca O’nu büyütüp anlatıyorum diye bu ve bunun gibi şekillerle söyleyip izah ediyorum demesi kendisini kâfir eder.
O’nun büyüklüğünü, hızını her şeyini Allahu Teâlâ’ya bırakır… Allah (cc) ile yapan herşeyi yapar der, ondan ilerisine karışmaz. Bu çok mühimdir.
Peygamberimiz (sav) Hadîs-i Şerif’te: “Bir insan, âhir zamanda sabahtan müslüman olarak evinden çıkar, akşam evine kâfir olarak gelir. Evinde akşam müslüman olarak yatar, sabah kalkınca kâfir olarak kalkar.” buyuruyor. (İmam Şa’rânî, Ölüm-Kıyâmet-Âhiret, s. 367, Hadîs No: 669.)
İşte bu müteşabihleri söylemeye kalkışmak, o gibi yazıları akşam evine gelince okur, onda yazılan yazıya inanır sabahtan kâfir olarak kalkar… Sabah evinden müslüman olarak çıkar o sözü, vaazı dinler ona inanır veya ona inandıracak kitabı okur, o iddiaları söyler, yapar akşama evine kâfir olarak döner.
En doğrusu onlara hiç mana vermeye kalkışmamaktır. Daha doğrusunu Allah (cc) bilir. Biz buna inanmaya mecburuz. İnandık der, kurtuluruz. (Allah (cc) cümlemizi esirgesin. Amin)

(Hadîs-i Şerif, REH No: 1018)
Manâ’sı: “Kur’ân’ı izhar edin. O’nun garâibine uyun! O’nun garâibi farzları ve hudududur. Şüphesiz Kur’ân beş vecih üzerine nazil olmuştur: Helâl, haram, muhkem, müteşabih ve misaller… Şu halde helâli yapın, haramdan kaçının, muhkeme uyun, müteşabihini (inanarak) kabul edin. Darb-ı meselleri (yani verilen örnekleri)ile de ibret alın.”

(Hadîs-i Şerif, REH No: 5635)
Manâ’sı: “Birinci kitap tek kapıdan tek harf üzerine indi, Kur’ân ise yedi kapıdan yedi harf üzerine nazil oldu: Nehyedici, emredici, helâl kılıcı, haram kılıcı, muhkem, müteşabih, emsal (âyetlerini ihtiva etmiştir) Öyleyse, O’nun helâlini helâl, haramını da haram kılın! O’nda ne ile emrolundu iseniz onu yapın, neden nehyedildi iseniz ondan kaçının. Ondaki misallerden de ibret dersi alın! Muhkemiyle amel edin, müteşabihine iman edin ve şöyle deyin: “Biz ona iman ettik, hepsi Rabb’imizin katındandır!”

Add a Comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir